Kimseye, Hiçbir Şeye, Hiçbir Yere Yetememek
Bir yere yetişirken başka bir yerde eksik kalmak. Sevdiklerine zaman ayırırken kendini ertelemek, kendine döndüğünde ise birini ihmal etmiş gibi hissetmek. Bazen insanı yoran, yaptıklarının çokluğundan önce hiçbirinin yeterli gelmemesidir.
İşten çıkarken cevaplayamadığınız bir mesaj aklınıza gelir. Eve vardığınızda bitmemiş işler vardır. Bir yakınınızı aramayı günlerdir erteliyorsunuzdur. Bir süredir kendiniz için yapmak istediğiniz şey de yine başka bir güne kalmıştır. Oturduğunuzda bedeniniz durur ama zihniniz hâlâ birilerine yetişmeye çalışır.
Oysa bütün gün uğraşmışsınızdır. Birçok şey yapmış, belki kimsenin fark etmediği sorumlulukları da taşımışsınızdır. Yine de günün sonunda geriye çabanızdan çok eksik kalanlar görünür. Bir noktadan sonra “Bugün bazı şeylere yetişemedim” cümlesi değişir: “Ben kimseye yetemiyorum.”
Yetememe hissinin en ağır tarafı bazen budur. Belirli bir işin aksaması, insanın kendisi hakkında verdiği genel bir hükme dönüşür. Sanki bir görüşmeye geç kalan, bir mesajı unutabilen veya yorulan biri olmak, iyi bir insan olmaya da engelmiş gibi yaşanır.
Peki gerçekten hiçbir yere yetemiyor muyuz? Yoksa birbiriyle yarışan beklentilerin ortasında, tek bir insanın aynı anda bulunamayacağı kadar çok yerde olmaya mı çalışıyoruz?
Her yerde olamamak neden hiçbir yerde olamamak gibi hissedilir?
Hayatta birden fazla rolümüz vardır. Bir yerde çalışan, başka bir yerde arkadaş, eş, evlat veya ebeveyn oluruz. Her rol beraberinde ihtiyaçlar ve sorumluluklar getirir. Üstelik bunlar sırayla gelmez. İşin yoğun olduğu gün bir yakınımızın da desteğe ihtiyacı olabilir. Biz hastayken evin düzeninin sürmesi gerekebilir.
Bazen sorun neyin önemli olduğunu bilmemek değildir. Aynı anda önemli olan birkaç şey arasında seçim yapmak zorunda kalmaktır. Birine zaman ayırdığımızda diğerinin bekleyecek olması, seçtiğimiz şeyin de içinde bütünüyle kalmamızı zorlaştırabilir.
Bu yüzden bir arkadaşınızla otururken yetişmeyen işi, çalışırken evdekileri, evdeyken kendiniz için yapamadıklarınızı düşünürsünüz. Bulunduğunuz yer, bulunamadığınız yerlerin gölgesinde kalır. Dışarıdan bakıldığında hayatın içinde görünürsünüz; içeride ise sürekli bir yere gecikiyorsunuzdur.
Her yerde bulunamamak, hiçbir yerde yeterince var olmadığınız anlamına gelmez. Fakat kendinizden beklediğiniz şey kesintisiz bir hazır oluşsa, sınırınızla her karşılaşmanız eksiklik gibi hissedilebilir.
Birinin ihtiyacı olması neden hemen bizim görevimize dönüşür?
Sevdiğimiz birinin zorlanmasına kayıtsız kalmak istemeyiz. Yardım etmek, yakınlığın ve karşılıklı bakımın önemli bir parçasıdır. Ancak bir ihtiyacı görmekle o ihtiyacın tamamını üstlenmek arasında fark vardır.
Bazı kişiler bu ayrımı yapmakta zorlanabilir. Bir arkadaş üzgünse mutlaka onunla konuşmaları, ailede bir sorun varsa çözümü bulmaları, işte bir eksik varsa kapatmaları gerektiğini hissederler. Kendilerinin de zamanı ve gücü sınırlı bir insan olduğu, kararın içine en son girer.
Bu tutumun herkes için aynı geçmişi yoktur. Kimi insan erken yaşta sorumluluk almıştır. Kimi ilişkilerinde en çok işe yaradığında görüldüğünü hissetmiştir. Kimi de yardım istemenin karşılıksız kaldığı bir ortamda, işlerin ancak kendisi yaparsa yürüyeceğini öğrenmiştir. Bugünkü koşullar gerçekten de yükün büyük bölümünü ona bırakıyor olabilir.
Psikodinamik bir bakış, kişinin bu sorumluluğa hangi anlamı verdiğini de merak eder: Yardım edemediğinde kendisini nasıl biri gibi hissediyor? Birini bekletmek onda neyi harekete geçiriyor? “Bunu yapamam” dediğinde yalnızca bir talebi mi geri çeviriyor, yoksa ilişkideki yerini kaybedecekmiş gibi mi oluyor?
Biraz daha derine in: İhtiyaç duyulmak ile sevilmek birbirine karışabilir mi?
Bir ilişkide sürekli destek veren kişi olmak, insana önemli bir yer sağlayabilir. Fakat kişi ancak bir işe yaradığı sürece sevileceğini hissediyorsa, yardım etmek zamanla seçebildiği bir davranış olmaktan çıkabilir. İstemediğinde veya gücü kalmadığında da vermeye devam eder. Bu, her yardım davranışının altında böyle bir korku olduğu anlamına gelmez; kişinin kendi ilişkileri içinde araştırılabilecek bir ihtimaldir.
Kendi hayatımıza da yetemediğimizde
Yetememek yalnızca başkalarıyla ilgili değildir. Bazen kimse bizden bir şey istemese de içimizdeki beklenti sürer. Daha sağlıklı beslenmeli, bir beceri öğrenmeli, birikim yapmalı, dostluklarımızı canlı tutmalı ve kendimizi geliştirmeliyizdir. Hepsi tek tek anlamlı görünür. Fakat bir araya geldiklerinde, yaşamak için elimizde bulunan zamanın çok ötesine geçebilirler.
Böylece kendimiz için istediğimiz şeyler de yeni bir yükün parçası olur. Kitap okumak dinlenmek yerine tamamlanması gereken sayfalara, yürüyüş yapmak tutulamayan bir söze dönüşebilir. Kendimize iyi gelmesini beklediğimiz şeylerle bile yetersizliğimizi ölçmeye başlarız.
Bir de olmak istediğimiz insanla bugün yaşayabildiğimiz hayat arasındaki mesafe vardır. Daha sabırlı, daha ilgili, daha düzenli bir kendimizi hayal ederiz. Hayalimizdeki insanın yorgunluğu, ekonomik kaygıları veya beklenmedik sorumlulukları pek görünmez. Gerçek hayatımızı onunla karşılaştırdığımızda ise kendi koşullarımızı hesaptan çıkarabiliriz.
Kendimizden bir şey beklemek hayatı anlamlı kılabilir. Ancak her isteğin aynı dönemde gerçekleşmesi gerektiğini düşündüğümüzde, kendi hayatımız da durmadan yetişmeye çalıştığımız bir yere dönüşür.
Yetememe hissinde mükemmeliyetçiliğin payı
Bazen yaptığımız şeyin sayısından çok, nasıl olması gerektiğine ilişkin ölçümüz yorucudur. Bir buluşmaya gitmek yeterli olmaz; orada bütünüyle ilgili ve neşeli olmamız gerekir. Bir işi tamamlamak yetmez; eksiksiz yapmalıyızdır. Zor bir gün geçirmiş olmamız, kendimize tanıdığımız bir açıklama sayılmaz.
Andrew Hill ve Thomas Curran’ın 43 çalışmayı bir araya getiren meta-analizi, mükemmeliyetçiliğin farklı boyutlarını birbirinden ayırır. Hata yapma ve beklentileri karşılayamama etrafındaki mükemmeliyetçi kaygılar, tükenmişlikle daha güçlü olumlu ilişkiler gösterir. Yüksek standartlar belirlemek ise aynı örüntüyü her durumda göstermez. Bulgular, hedef sahibi olmakla kendini sürekli kusurlu bulmanın aynı şey olmadığını düşündürür; tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmaz.
Gündelik hayatta bu ayrım şu soruda görünür: Daha iyisini yapmayı mı istiyorum, yoksa eksik yaparsam kendime tahammül edemeyeceğimi mi hissediyorum?
İkinci durumda, tamamladığımız işler bile pek yer tutmayabilir. Zihin karşılanan ihtiyacı değil, geride kalan talebi seçer. Böylece günün değerlendirmesi, yapılanların kaydı olmaktan çıkar; eksiklerin dökümüne dönüşür.
Sınır koyduğumuzda neden suçluluk duyarız?
“Bu akşam konuşacak gücüm yok” demek, bazen söylemesi kolay bir cümle değildir. Karşımızdakinin üzüleceğini düşünürüz. Bizi bencil bulmasından veya bir daha ihtiyaç duyduğunda yanımıza gelmemesinden çekinebiliriz. Henüz bir tepki almadan, o tepkiyi zihnimizde yaşamaya başlarız.
Suçluluk bazen gerçekten ihmal ettiğimiz bir sorumluluğu fark etmemizi sağlar. Verdiğimiz bir sözü tutmadıysak, bunu kabul etmek ve telafi etmek gerekebilir. Ancak suçluluk hissetmemiz, her durumda yanlış davrandığımızın kanıtı değildir. Alıştığımızdan daha az yük aldığımızda da aynı duygu ortaya çıkabilir.
Bu nedenle yalnızca “Kendimi suçlu hissediyor muyum?” sorusuna bakmak yetmez. “Burada gerçekten bana ait olan sorumluluk neydi? Neye söz verdim? Bugünkü imkânım ne? Başka bir paylaşım mümkün mü?” diye de düşünmek gerekir.
Birinin sizden daha fazlasını istemesi, sizin daha fazlasını verebileceğiniz anlamına gelmez. Karşınızdaki hayal kırıklığı yaşayabilir; siz yine de o anda elinizden geleni yapmış olabilirsiniz.
Bugün yetişemediğim şeylerin hangisine gerçekten söz verdim? Hangisini benden isteyen bile olmadı? Aynı yükü sevdiğim biri taşısaydı, ona daha çok çabalamasını mı söylerdim, yoksa yükü paylaşmanın bir yolunu mu arardım?
Her şeyi kişisel bir eksiklik gibi görmemek
İş yükünün gerçekçi olmadığı bir yerde daha iyi plan yapmak, sorunu bütünüyle çözmeyebilir. Bakım sorumluluğu tek kişiye bırakılmışsa, yalnızca kendi sınırlarını hatırlaması o kişiye yeterli destek sağlamaz. Maddi güçlükler içinde yaşayan birine “Biraz kendine zaman ayır” demek, sahip olmadığı bir imkânı var sayabilir.
Bu yüzden yetememe hissini konuşurken hem kişinin iç dünyasına hem de yaşadığı koşullara bakmak gerekir. Beklentiler fazla mı? İşler adil paylaşılmış mı? Yardım istenebilecek biri veya erişilebilecek bir destek var mı? Bazı sorumluluklar azaltılabilir mi, yoksa kişi uzun süredir seçenekleri çok dar bir alanda mı hareket ediyor?
Her yükü düşünce biçimimizi değiştirerek hafifletemeyiz. Bazen değişmesi gereken, kendimiz hakkındaki hükmümüz kadar bize bırakılan yükün kendisidir.
Yetememe hissiyle ilişkimizi nasıl değiştirebiliriz?
Başlangıç, hayatı kusursuz yönetmenin başka bir yolunu bulmak olmayabilir. Önce nerede zorlandığımızı daha somut anlatmak işe yarayabilir. “Hiçbir şeye yetemiyorum” cümlesinin içinde hangi işler, hangi kişiler ve hangi beklentiler var? Hepsi gerçekten aynı ölçüde acil mi?
Bir sınırı, belirli bir cümleyle anlatmak: “Bana çok yükleniyorsunuz” demek yerine “Bu hafta bu işi tek başıma tamamlayamıyorum, şu bölümünü paylaşmamız gerekiyor” demek, ihtiyacın karşı taraftan anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Bu her ortamda olumlu yanıt alacağımızı garanti etmez; ancak yükün görünür olmasına yardımcı olur.
İmkânımızla sözümüzü birbirine yaklaştırmak: Sırf o anki huzursuzluğu bitirmek için verdiğimiz bir “tamam”, daha sonra daha ağır bir sıkışmaya dönüşebilir. Hemen cevap vermek yerine “Takvimime bakıp döneyim” diyebilmek, kararın içine kendi koşullarımızı da katmanın bir yoludur.
Eksik kalan şeyle kendimizi ayırmak: Bir yakınımızı aramayı unutmuş olabiliriz. Bu, ilişkide önemsenmesi gereken bir aksaklıktır; konuşabilir ve telafi edebiliriz. Fakat bundan “Ben kimseyi önemsemiyorum” sonucuna geçmek, aksaklığı anlamamızı da zorlaştırır.
Kendimize yaklaşımımızı yeni bir görev hâline getirmemek: Daha anlayışlı olmak, her gün başarıyla uygulamamız gereken bir performans değildir. Breines ve Chen’in deneysel çalışmaları, bazı koşullarda hata sonrasında kendine şefkatle yaklaşmanın gelişme motivasyonunu destekleyebildiğini gösterir. Kendimize sert davranmak, sorumluluk almanın tek yolu değildir.
Bazen değişimin ilk işareti daha çok iş bitirmek olmaz. Bir işin bugün bitmeyeceğini kabul ettiğimiz hâlde, kendimize yönelttiğimiz cümlenin biraz yumuşamasıdır.
Bu his ne zaman destek gerektirebilir?
Yetememe hissi uzun süredir devam ediyor, uykuyu, ilişkileri veya gündelik işlevleri belirgin biçimde etkiliyorsa bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak yararlı olabilir. Sürekli değersizlik duygusu, yoğun kaygı ya da eskiden iyi gelen şeylerden uzaklaşma da değerlendirmede ele alınabilir. Bu deneyimler tek başına belirli bir tanı göstermez.
Psikoterapide kişinin sorumluluklarına verdiği anlam, yardım istemekle ilişkisi ve sınır koyduğunda yaşadıkları üzerinde çalışılabilir. Kişinin gerçekten hangi yükleri taşıdığı ve hangi desteklerden yoksun olduğu da bu değerlendirmenin parçasıdır. Amaç herkese yetişebilen bir insan yaratmak değil, kişinin kendi sınırlarıyla ve ilişkileriyle daha yaşanabilir bir düzen kurmasına alan açmaktır.
Sık sorulan sorular
Sürekli yetemiyormuş gibi hissetmek yetersiz olduğumu mu gösterir?
Birine hayır dediğimde suçlu hissetmem yanlış yaptığım anlamına gelir mi?
Yetememe hissi tükenmişlikle aynı şey mi?
Kendimize de bir yer bırakmak
Sevdiğimiz insanların hayatında yer almak isteriz. Verdiğimiz sözlerin arkasında durmak, ihtiyaç duyulduğunda yanında olmak bizim için kıymetlidir. Fakat yakınlık, her ihtiyacı karşılayabileceğimiz anlamına gelmez. İyi niyetimiz zamanımızı sınırsız, sevgimiz gücümüzü tükenmez yapmaz.
Belki de “Kimseye yetemiyorum” dediğimiz bazı günlerde asıl söylemeye çalıştığımız şey, uzun zamandır çok fazla yere bölündüğümüzdür. Bunu fark etmek, aksayan her şeyi önemsiz saymak değildir. Kendimizi suçlamadan önce, hayatımızda bizden ne beklendiğine bakabilmektir.
Yetişemediğiniz yerler olabilir. Bu, bulunduğunuz yerlerde verdiğiniz emeği silmez.
Bugün her şeyi tamamlayamayabilirsiniz. Birini bekletmeniz, bir işi paylaşmanız, kendi isteğinizi başka bir zamana bırakmanız gerekebilir. Bütün bunları yaparken kendinizi de hayatınızdan çıkarmamak mümkün. Çünkü ihtiyaçlarını hesaba katmaya çalıştığınız insanların arasında siz de varsınız.
Bu his hayatınızda uzun süredir yer tutuyorsa, bireysel psikoterapi sürecinde onu birlikte anlamak için alan açılabilir.
İlgili yazılar: Değerimizi Ne Kadar Üretken Olduğumuzla mı Ölçüyoruz? ve Kaygı: Geleceği Bugünden Yaşamak.
Kaynaklar ve ileri okuma
Hill, A. P. ve Curran, T. (2016). Multidimensional Perfectionism and Burnout: A Meta-Analysis. Personality and Social Psychology Review, 20(3), 269–288. https://doi.org/10.1177/1088868315596286
Breines, J. G. ve Chen, S. (2012). Self-Compassion Increases Self-Improvement Motivation. Personality and Social Psychology Bulletin, 38(9), 1133–1143. https://doi.org/10.1177/0146167212445599